Kırıklar..

 Merhaba sevgili okurlar.

Biliyorum daha yeni bir yazı yayınlayalı çok olmadı fakat bu defa konuşmak istediğim pekte bir şey yok. Yazdıklarımın okunup okunmaması pekte önemli gelmiyor, az çok bakındıysanız profilime aslında tüm bu yazdıklarımın tüm insanlara açık bir günlü olduğunu anlamanız pekte zor olmayacaktır.

Buraya yazı yazmamın tek amacı ileride dönüp bakındığımda benden bir parça bırakmış, geçmişte neler düşünüp hissettiğimi hatırlamama yardımcı olacak bir anı defteri olarak bakıyorum.. bir de göçüp gittiğimde bu fani dünyadan arkamda kendimce dünyaya bir çaput bağlamak istediğimden tüm bu çabam.

Gerçi sizlere yalan söyleyemeyeceğim, şu sıralar uzun bir hayat süreceğime pekte inanmamakla birlikte bu düşünceden oldukça rahatsız oluyorum ve bu düşünce beni korkutuyor çünkü geçen ki yazıda da dediğim gibi aslında hayata o kadar umutsuz, kayıtsız bakmadığımı fark ettim Yabancı adlı kitabı okuduğum vakit.

Anlatacak pekte bir şeyim yok lakin nasıl hissettiğimi biraz olsun açıklayabilmek için yazmak istedim bugün buraya. Yolunu izini hiç bilmediğim ama bir o kadar da tanıdık gelen bir yolda yürüyor gibiyim, ormanlık daracık bir patika yol. Yalınayak yürüyorum bu çamurlu, taşlı ve dikenli yolda. Bata çıka beceriksizce ilerliyorum, dizlerim avuçlarım yara bere içerisinde kalmış, gözlerim de bedenim de yorgun bir vaziyette peki ya ruhum?

Kanadı kırık bir serçe gibi çırpınıp duruyor bir köşede yaşamak denen şeyi tadabilmek için.. ben yolumu bulamıyor, hiçbir yere ait hissedemedikçe mutsuzluk, acı ve keder iliklerime dek işliyor ve bundan kaçabilmek oldukça güç geliyor.

Sahi eskiden istemediğim, yüzleşemediğim ne varsa kaçar giderdim, ağlar içimi dökerdim, bulunduğum yalnızlıktan çok memnun kalırdım.. hatta hiç unutamadığım bir söz vardı, sevgili edebiyat hocam bana bunu ilk söylediği vakitler bununla çok övünmüştüm. "Herkes yalnızlığı sevemez, yalnızlığı bu kadar benimseyemez.. sen bunu başarabiliyorsun." Bana söylediklerini kelimesi kelimesine hatırlamıyorum, bu sözleri işiteli epey bir zaman oluyor.. fakat söylediğim gibi bununla övünüp durdum kendi kendime ve yalnızlığıma istemeden prangalarla bağlanmış, ona olan sevgim bir alışkanlık ve zaruriyet haline gelmişti.

Ben güzel bir çocukluk geçirdim dostlarım. Parklarda, sokaklarda dilediğimce koşup oynadım, arkadaşlarım ve unutulmaz doğum günlerim oldu sevdiğim herkes yanımdaydı.. kuzenlerim, arkadaşlarım, annem, abim.. ve yıllarca umursamadığım ya da umursamadığımı sandığım bir eksikli belirdi sol yanımda. Babam bu anılarımın, çocukluğumun veya ergenliğimin neresindeydi?

Hiçbir yerinde..

Saçlarımı okşayıp içtenlikle sarıldığını hatırlamıyorum, yapmış olduysa bile muhtemelen hatırlayamayacak kadar küçüktüm. Derdim hediyeler ya da pastalar değildi, sıcacık bir sarılış, özlem dolu bir samimiyet görmek gözlerinde.

Başkalarından da ondan da hep duyuyordum beni sevdiğini, değerli olduğumu fakat sizce de sözler mi önemlidir davranışlar.. hissettirilenler mi?

Cevabını hepimizin bildiğini düşünüyorum.

Benim yıllar sonra fark ettiğim kırık bir parçamdı bu, zaten paramparçayım fakat kanamaya devam eden, hiçbir zaman kabuk bağlamayan en keskin ve acıtan kırık parçamdı bu.

Kendi kendime hiçbir tanı koymuyorum elbette dostlar fakat daha tanı koymak için ne olması gerekiyor?

Dalgasına vursam da, umursamıyor gibi görünsem de paramparçayım, aldığım her nefes göğsüme batıp kalıyor orada.. ben mükemmel bir insan değilim, birçok insanı kırdım, yarı yolda bıraktım ve beklentilerini hiçbir zaman karşılayamadım. Belki farkına bile varmadan onların bir ahını dahi almışımdır. Ölmek gözümü korkutuyor sevgili dostlar ama bir o kadar da ölmeyi dilediğim, tüm duygularımın alınıp bir robot gibi yaşamayı da çok diledim gözyaşlarıyla.

Bu bir sınavdır dedim, insanlar neler neler yaşıyor.. görüyor dedim ve artık acımdan da bu acı hakkında konuşmaktan da utanır hale geldim. Kilitli kapılar ardında kendime verdiğim zararı, aynadaki yansımama alayla ve nefretle baktığımı hala dün gibi hatırlar dururum.

Kendime bu nefretim niyeydi?

Tanrı'nın bile affedemeyeceği günah neredeyse yokken ben neden affedemiyordum kendimi?

Bir süre sonra öyle bir hale geldim ki okurlar.. beni seven ve bana iyi gelmeye çalışan kim varsa kaçıp uzaklaştım, onları ellerimle ittim. Yıllarca yarım yamalak neredeyse hiç tanımadığım bir adama aşık olarak geçirdim, gururum da sevgim de yok olup gitti, bir daha kimseyi sevdiğimi hissedemedim..

 ve ben bir daha kaybettim kendimi fakat zaten bulamamıştım.. bulamadığı bir şeyi nasıl kaybedebilir ki bir insan?

Ben her gün kendimi tekrar tekrar kaybettim, her geçen gün de daha çok korkar oldum bir dahaki kesiğin daha da derin olmasından.. Korkum iz kalması dahi değildi halbuki, saniyeler içinde bin pişman olacağım bir son yazmaktan.. kendimi affedemiyorken Tanrı'nın beni affetmeyeceğinden korkuyorum.

Belki ben gerçekten kendimi ölene dek asla affedemeyeceğim, tam anlamıyla bulamayacağım kendimi.. ben kendimden bu kadar nefret ederken sarılacak sessizce hiç sorgulamadan sarılabilecek birisi olmadığını fark ettiğim gece kendime sarılarak ağladığımı, saçlarımı kendi kendime okşadığımı söyleyemedim kimseye.

Ellerimin titrediğini ve artık ağlamakta zorlandığımı.. gözyaşlarımın yanaklarıma değil de içime tam da can kırıklarının batmış olduğu yüreğime aktığını, yaralarımı yakan o tuzu iliklerime dek hissettiğim her an.. her gün bana biraz daha ölümü çağrıştırıyor.

Kısacası yorgunum dostlarım, kelimelerimin yettiği benim anlatabildiğim en iyi şekilde bu.. çok yorgunum.

Buraya dek yazdıklarımı okuduysanız minnetlerimi, saygımı ve sevgimi sizlere yolluyor bu kafa açıcı muhabbetimden ötürü sizlerden özür diliyorum.

Her şeye rağmen nefes almaya ve yaşamaya gayret edin çünkü güneş hala yerinde, gökyüzü alabildiğine mavi ve güzelken tadını çıkartın yaşamanın.

 Ve çocukları, ağaçları, kuşlar, insanları ve şiirleri sevmeyi unutmayın.

Sevgiyle kalın..

-S'

Yorumlar

Popüler Yayınlar